Merhaba !
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
Gönderen Konu: Cumanız mubarek olsun  (Okunma Sayısı 1009 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
DADAŞ2554
Çalışkan Üye
*

Rep Puan: 13
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 465


اللَّهAllah'a güven, vekil olarak Allah yeter.33/3


« : Kasım 02, 2007, 08:38:57 ÖÖ »

Essalâtu vesselâmu aleyke Yâ Rasûlallâh...
Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :
Allahım, huşu duymaz bir kalpten, dinlenmeyen bir duadan, doymak bilmeyen bir nefisten, faydası olmayan bir ilimden sana sığınırım.

Tirmizi 
es Semi (C.C.)
Herşeyi iyi işiten
 
   
   
 
 
   
 
  Kur'an'dan Peygamber Duaları
Sübhansın Ya Rabbi, tevbe ettim. Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, dünyada seni görmemizden de münezzehsin.
Ben iman edenlerin ilkiyim.
Hz.Musa'nın (AS) Duası - Araf 143   
 
 
Logged

قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
"Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz."

KaLpsiz
Site Admini
*

Rep Puan: 32
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 629


the end


WWW
« Yanıtla #1 : Kasım 02, 2007, 12:57:00 ÖS »

Tüm müslüman aleminin cuması mübarek olsun..

Logged


gench_dadash
Çalışkan Üye
*

Rep Puan: 17
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 576


HARBI DADAS


« Yanıtla #2 : Kasım 02, 2007, 13:42:23 ÖS »

saolasin  gardas senin de cuman mubarek olsun
Logged

DADAŞ2554
Çalışkan Üye
*

Rep Puan: 13
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 465


اللَّهAllah'a güven, vekil olarak Allah yeter.33/3


« Yanıtla #3 : Kasım 15, 2007, 20:38:44 ÖS »

PEYGAMBERDE AĞLAR
Hicretin onuncu yılında, Peygamberimizin, Mariyeden doğan oğlu İbrahim vefat etti. Vefat ettiğinde on altı (bir rivayete göre ise on sekiz) aylıktı ve sütannesinin evinde kalıyordu. Çocuğun durumu kendisine haber verildiğinde hemen oraya giden Hz. Peygamber can vermekte olan İbrahimi kucağına aldı, gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı ve:

"Göz ağlar, kalp üzülür; biz yüce rabbimizin razı olacağı sözden başkasını söylemeyiz.


Hz.Muhammed (sav)in oğlu İbrahimin mezarıVallahi ey İbrahim, biz senden ayrılmakla çok üzgünüz." buyurdu. Sonra da karşısındaki dağa: "Ey dağ! Eğer bendeki üzüntü sende olsaydı muhakkak yıkılıp gitmiştin! Fakat biz, Allahın bize emrettiğini söyleriz: (Biz Allahın kullarıyız ve biz Ona dönücüleriz); (Rabbül-alemin olan Allaha hamdederiz) deriz" buyurdu.

Peygamberimiz İbrahim için ağladığı sırada Üsame b. Zeyd feryada başlayınca Hz. Peygamber onu uyardı. Üsame "Senin de ağladığını gördüm" deyince Resûl-i Ekrem:



"Ağlamak, acımaktan ileri gelir. Feryat ve figan ise şeytandandır" buyurdu.

İbrahimin kabri hazırlanırken Hz. Peygamber, kabrin yan tarafındaki kerpiçler arasında bir açıklık görüp kapatılmasını emretti. Kerpici, oraya kendi eliyle koydu, açığı kapatıp düzeltti ve:

-"Sizden biriniz bir iş yaptığı zaman onu içine sinecek biçimde yapsın. Çünkü böyle yapmak, musibete uğrayanın içini yatıştırır. Gerçi bunun ölüye ne yararı ne de zararı olur ama diri olanın gözünü aydınlatır" buyurdu.

(İbn-i Sad, Tabakat c.1, s.131-144)

Yaşayanlar için her yönüyle bir ibret olan ölümü, bize hatırlattığı hususlar bizim tam da unutmaya çalıştığımız şeyler olalıdan beri gündemimizden çıkarır olduk. Artık onu ne kendimiz için ne de yakınlarımız için hayatın anlamını yakalama fırsatı olarak göremiyoruz. Yaşanan her ölüm geride kalanların hayata bakışlarındaki güzellik ve kudsiyeti öldürüyorsa yıkıcı oluyor aslında. Hayattan koparak yasın ve kederin karanlığında yolunu ve yönünü kaybedenler, ölümünü düğün gecesi olarak niteleyen Mevlanaya ne kadar uzak düşüyorlar. Yaşanılacak acıyı kaldıracak takati ve olgunluğu olmayanlar ölümü mümkün olduğunca ötelemek suretiyle, dilleriyle söyledikleri "amentü billahi...vel yevmil- âhiri..." taahhütnamesiyle çelişiyorlar. Halbuki "Zevkleri bıçak gibi keseni (ölümü) çokça anın" (Tirmizî, Zühd 4) emrine uyanlara göre hayat, maddî cephesi içine sıkışıp kalmadığı için sevgiye, merhamete, adalete ve paylaşmaya daha açık hale geliyor; böylece birilerinin kabarmış iştihalarının semiz malzemesi olmaktan korunmak mümkün oluyor.

Bir baba olarak -üstelik daha önce de birçok evladını kaybetmiş bir baba- Hz. Peygamberin küçücük yavrusu vefat ettiğindeki insanî ve fakat asil ve metin duruşu, ölümü sıradan olmaktan çıkarıp bir ibret tablosuna dönüştürmekte. Acıların en büyüğünü yaşarken bile Allahu Teâlâya karşı kulluk ilişkisindeki seviyeyi koruduğunu görüyoruz: Kalp üzülür, yaş akar ama dil isyan etmez. Haddini bilen bir tavırdır bu. İncelmiş ama incinmemiş ruhun, rıza makamındaki incitmeyen duruşudur. Yürekten kopan âhların gözde gözyaşı olurken dilde "inna lillah..." oluşudur. "inna lillah ve inna ileyhi raciûn : Biz Allah içiniz ve yine Ona döndürüleceğiz"( Bakara,156) sözüdür ki ancak yangın yerine dönen yüreklerdeki ateşi söndürebilir. İnsanı isyana taşıyıp dili ateş bahanesi kılan feryatlar ve ağıtlar, çekilen acıyı dünyaya mahsus olmaktan çıkarıp ahireti de kuşatır hale getirebilir. Sessizce ağlamanın insanîliğine karşı feryâd ü figânın şeytanîliği... Seçim bizim.

Gökleri ve yeri emsalsiz güzellikte yaratan Allahın sözün en güzelini kendisine indirdiği Hz. Peygamber, müminleri kulluğun en güzeli olan ihsana davet etmiş, sözde ve davranışta güzel olanı ifa etmeye teşvik etmiştir. "Kendisi güzel olan ve güzelliği seven Allahu Teâlâ" (Müslim, İman 147), amellerin güzelleşmesinin güzel/sağlam/doğru sözler (kavl-i sedid) (Ahzab,70)den geçtiğini belirtirken ufkumuzu başka bir cepheden genişletmiştir. Oğlunun derin acısı kor gibi yüreğinde yanarken Hz. Peygamber, çevresindekileri bir iş yapacakları zaman ellerinden gelen gayreti göstererek en güzel şekilde yapmaya yönlendirmiştir. Ölüm gibi hayatın rengini soldurabilecek bir vakıada, geleceğe umutla bakabilmeyi, hayattan kopmamayı öne çıkaran bu anlayış ve hassasiyet Müslümanları kısa zamanda dünyanın en üretken ve derinlikli sanatkârları haline getirmiş, tarihten günümüze, iç güzelliğin dışa yansıdığı eserler ortaya çıkmıştır. Böylelikle, insana, baktığı ve yaptığı her şeyde güzel olanı arama ve aslında bir yandan da kâinattaki güzellikleri fark edebilme inceliği kazandırarak kemalât yolunda yeni bir yön tayin edilmiştir. Allahın yarattığı güzelliklerle uyum içinde, ilkesini tevhidden alan bu bakış, gündelik hayatı dahi sarıp sarmalayarak estetiğin, dünyadaki tüm güzelliklere yansıyan ilâhî bir nitelik kazanmasına sebep olmuştur.

Rabbimizden, kulluktaki güzelliğe ulaşma çabamızda yeni güzellikler üretenlerden olmayı nasip etmesini diliyoruz.
Logged

قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
"Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz."

muamma_25
Süper Moderator
*

Rep Puan: 81
Online Online

Mesaj Sayısı: 2469


TeZ gEL yArİm...


« Yanıtla #4 : Kasım 15, 2007, 20:59:58 ÖS »

Herkese hayırlı cumalar!
Selam ve dua ile!..
Logged



Kıyamet var!
Var kıyâm et!...

DADAŞ2554
Çalışkan Üye
*

Rep Puan: 13
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 465


اللَّهAllah'a güven, vekil olarak Allah yeter.33/3


« Yanıtla #5 : Kasım 23, 2007, 08:13:26 ÖÖ »

 Efendimiz, fakirliği tercih etmişti
Allah Resûlü ve Hazreti Ebu Bekir gibi has dairedeki bir kısım arkadaşları, maddî hayat itibarıyla en fakirâne yaşayan insanlardı. Hem de onlar bu hale kendi ihtiyarlarıyla razı oluyorlardı. 
 
 Şayet isteselerdi, herkesten daha müreffeh yaşayabilirlerdi. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz sadece kendisine verilen hediyeleri dağıtmayıp yanında bıraksaydı, o günün maddeten en zenginlerinden biri olabilirdi ama öyle yapmayı hiç düşünmedi. O, ümmetini helâlinden kazanıp zengin olmaya teşvik ettiği halde kendisi hem kıyamete kadar gelecek olan bütün irşad erlerine örnek olmak hem de ahiret meyvelerini ötelere bırakmak için fakirliği ve zahidâne bir hayatı ihtiyar etti.

Öyle ki, bir gün Fazilet Güneşi (aleyhi's-salatü ve's-selam) iki arkadaşı ile beraber Ebu Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evine gitmişti. Evin hanımı onları karşılamış, Ebu Eyyûb Hazretleri de hemen bir hurma salkımı kesip getirmiş, kutlu misafirlerine ikram etmişti. Allah Resûlü "Bu hurma dalını niye kestin, meyvesinden toplasaydın ya!" buyurunca, ev sahibi, "Ya Resûlallah, evime şeref verdiniz; size hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaşmayanından, hem de olgun tazesinden tattırmak istedim, onun için dalıyla beraber getirdim." demişti. Ebu Eyyûb el-Ensâri hazretleri, bu kutlu misafirlerine hurma ikram etmişti ama bununla yetinemezdi. Hemen kalkıp dışarı koşmuş, bir oğlak tutup kesmiş ve sonra onun yarısını kebap yapmış, diğer yarısını da suda pişirmişti. Şefkat Peygamberi, sofraya konulan etten bir parça almış, onu bir yufkanın içine koymuş ve "Ey Ebâ Eyyûb! Bunu Fatıma'ya götür; zira günlerden beri o böylesini tatmadı." buyurmuştu. Ebu Eyyûb da hemen bu emri yerine getirmiş ve tekrar aziz misafirlerinin yanına dönmüştü.

Herkes yemeğini yiyip doyunca, Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem) "Serin gölge, ekmek, et, hurma, henüz olgunlaşmamış hurma, olgun taze hurma ve soğuk su..." demiş; bunları sayarken de mübarek gözleri yaşlarla dolmuştu. Sonra sözlerine şöyle devam etmişti: "Nefsim kudret elinde olan Yüce Allah'a yemin ederim ki, işte bunlar da sorulacağınız nimetlerdendir; Allah Teâlâ "Sonra o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz." (Tekâsür, 102/8) buyurmuştur; evet, işte bunlar, o kıyamet günü sorgulanacağınız nimetlerdendir." Peygamber Efendimiz'in bu sözü, orada hazır bulunan Ashab-ı Kirama öyle ağır gelmişti ki, hepsi derin derin mülahazalara dalmışlardı. Bunun üzerine Müşfik Nebi şöyle buyurdu: "Bu türlü nimetlere rastlayıp da onlara el uzattığınızda "Bismillah" deyin; doyduğunuz zaman da, "Sonsuz şükürler olsun Allah'a ki bizi doyurdu, nimetlerle serfiraz etti ve lütf u ihsana erdirdi." diyerek o nimete şükredin."

 Fetullah GÜLEN Hocamızdan
Logged

قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
"Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz."

muamma_25
Süper Moderator
*

Rep Puan: 81
Online Online

Mesaj Sayısı: 2469


TeZ gEL yArİm...


« Yanıtla #6 : Kasım 28, 2007, 13:08:43 ÖS »

Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-dan rivâyet olunduğuna göre Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz Hazretleri buyurmuşlardır ki:

"Cum'a gününde bir saat vardır. Allah'ın kullarından bir müslim namazda ve kıyamda iken Allah Teâlâ'dan niyâz ile bir şey isteyip duâsı o saate tesadüf ederse Allah teâlâ Hazretleri o kimsenin dileğini verir." Böyle buyurduktan sonra mübarek küçük parmağının ucuna işaret buyurdu. (11)

Cum'a gününün içindeki saat, küçük parmağına nisbetle parmağın ufak ucu ne kadar ise, güne nis-betle o kadar az bir müddetdir ki o saat içinde her halde duâ müstecâb olur demektir.
Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Hazretleri:



- 'Cum'a günü, ibâdet ve ezkâr ile mü'minle-rin kalbi mesrûr olacak bir bayram günüdür' (12) buyurmuşlardır.
 

-"Size bir sûre haber vereyim mi ki, azameti semâ ile arz arasını doldurmuş, onu yetmişbin melek teşyî' etmiştir? O sûre Kehf süresidir. Kim cum'a günü bu sûreyi okursa Allah onu öteki cum'aya kadar bu sûre ile mağfiret eder, sonunda üç gün de ziyâdesi vardır. Ve semâya ulaşan bir nûr verilir ve Deccal'in fitnesinden muhafaza edilir. Yatacağı vakit bu sûrenin sonundan beş âyet okuyan hıfz olunur ve gecenin istediği vaktinde kaldırılır." (13)

"Ey Rabbim! Perşembe günü ümmetimin erkenden yaptığı işleri bereketli kıl." (14)

Hadîsin şerhinde deniliyor ki, bugünün evvelinde bir ihtiyacını tedarik etmek, nikâh akdetmek ve bunun gibi mühim işler sünnettir.

"Cum'a gününde; Yani perşembeyi cumaya bağlayan gece iki rek'at namaz kılıp Fâtiha'dan sonra onbir defa Zilzâl Sûresini okuyan kimseyi Allah Teâlâ kabir azâbından ve kıyâmet korkularından emin kılar. " (15)

"Şu duâ ile cum'a günü herhangi bir saatte dua edilirse sâhibine muhakkak icâbet olunur." (16)



"Cum'a gününde bir saat vardır, mü'min bir kul namazda duâ ederken Allah 'dan bir şey ister ve o saate denk gelirse Allah muhakkak ona icâbet eder. Ashab-ı kirâm: 'Bu saat hangi saatdir yâ Resûlellah" dediklerinde: "İkindi namazı ile güneş batması arasındaki vakittir." buyurdular.

"Cum'a namazından sonra daha oturduğu yerden kalkmadan yüz defa



diyen kimsenin yüzbin günâhını, ana ve babasının da yirmidörtbin günâhını Allah mağfiret eder." (17)

************************************************
--------------------------------------------------------------------------------
(11) bk. el-Ezkâr, 80; Buharî, Deavât, 61.
(12) el-Câmi'u's-Sağîr.
(13) bk. Tuhfetü'z-zâkirîn, 269
(14) Tirmizî, Ticâret, 41.
(15) Râmûzü'l-ehâdîs, 427 (Deylemî'den)
(16) el-Cami'u's-Sağîr.
(17) Buharî, Deavât, 61                     

www.islamiyet.gen.tr
Logged



Kıyamet var!
Var kıyâm et!...

DADAŞ2554
Çalışkan Üye
*

Rep Puan: 13
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 465


اللَّهAllah'a güven, vekil olarak Allah yeter.33/3


« Yanıtla #7 : Kasım 29, 2007, 23:56:13 ÖS »

İlim, Kur'ânî gerçekle çelişmez    
 
 
Günümüzde din ve ilmin birlikte ele alınması, zannediyorum bize yeni bir ufuk açacaktır. Çünkü her meseleyi götürüp Big Bang'a (büyük patlamaya) bağlamak ve kaostan nizam ve ahenk beklemek er ya da geç yolda kalmayı netice verecek bir yaklaşımdır. 
 
 
 
Günümüzde de sıkça münakaşası yapılan bir mesele ki, o da âlemin varlığı hakkında ilim adamları kaostan nizam çıkılamayacağını açıkça ifade etmektedirler. Bediüzzaman da ısrarla bu yaklaşımın üzerinde durmakta ve özellikle de "Tabiat Risalesi"nde sebepleri anlatırken kendi kendine teşekkül etme meselesinin (Abiyogenez) olamayacağını aklî ve ilmî bir şekilde ortaya koymaktadır.

Binaenaleyh bugün din ile ilmi birleştirmek için yeniden çalışmalar yapmak gerekmektedir. Bu çalışmalara imza atarken belki işin başlangıcında biraz zorlanmamız gerekebilir. Bugün başkalarının yanlış da olsa hazırlayıp belli bir blokaj üzerinde istif ettiği sistem ve teorileri değerlendirerek bir yere varmaya çalışmak söz konusu olabilir. Evet, şimdilik belki mevcut neticeleri transfer ederek değerlendirip ulûm-u diniye ile bir bütünlük oluşturacak şekilde kendi dünyamızı kurmaya çalışmalıyız. Şimdilerde mevcut ilmin karşılaştığımız bir kısım aşırı pozitif yanlarını ayıklamaya tabi tutmalı, hakikate uyum içinde olanlarını almalı, sonra da yeni açılımlara geçmeliyiz. İhtimal böyle bir meşguliyet değişik alternatifleri oluşmasını da netice verecektir. Ama bununla uğraşırken fizikî dünya içinde onun bir buudu olarak metafiziği ihmal etmemeli ve onu da mutlaka düşünmeliyiz. Hatta bu yaklaşım, işimizi sadece fen sahasında kolaylaştırmakla kalmayacak aynı zamanda, bizim estetik ve sanat anlayışımıza, romandan tiyatroya kadar hemen her hususta kendisini hissettirecektir. Yani meseleye kaos bir dünyadan yaklaşma söz konusu olduğu gibi, yaratılmış olmanın aydınlığıyla beslenen bir başlangıçtan yaklaşma da söz konusu olabilir. Yani daha da açacak olursak, meseleyi hem götürüp Allah'a dayandıracak bir yaklaşım içinde bulunmak, hem de tecrübî alanda kusur etmeden varlığı doğru yorumlayarak varlık ile hakikat arasında çelişkiye düşülmemiş olacaktır.

Burada şunu da ifade etmekte yarar var: Bugün ilim ve dini tekrar barıştırma şansına zannediyorum sadece Müslümanlar sahip. Zira din ile ilmi telif adına Hıristiyanlığın ve İncil'in vaat ettiği herhangi bir referans yoktur. Çünkü o din, tam hayatın içinde değildir ve ilimden kopuk bir hali vardır. Bir dönemde Avrupa'da Orta Çağın karanlığında skolastik düşünce ile din ve ilmi telif etme gibi bir tekellüf içine girilmiş ise de işin tabiatı müsait olmadığı için bu hususta bir ilerleme kaydedilememiştir. Ancak Müslümanlar bu konuda çok şanslı sayılırlar. Zira şimdiye kadar onların ilim adına keşfettikleri çok şey vardır ve bundan sonra da pek çok şey olacaktır. Ben burada aşağılık duygusu içinde, "İlim adına ne keşfederseniz onu Kur'an daha önceden söylemiştir" şeklinde bir yaklaşımda bulunmayacağım. Fakat ilim adına ortaya konan hususların hiçbirinin Kur'ânî gerçeklerle çelişmeyeceğini en gür sesle haykırmadan da geri kalmayacağım. Evet, günümüzde ilmî gerçekler incelendiğinde eskilerin ifadesiyle her bir gerçeğin Kur'an ile telif ve teellüf (uyum) içinde bulunduğunu görmek mümkündür.

Pozitif bilimlerde ihtisas yapan uzmanlar, imkan el verdiği ölçüde keşke ihtisaslarının arasında hiç olmazsa biraz da Kur'an tefsiri okuyabilseler. Hatta bu konuda daha tercüme edilmemiş olsa ve biraz tekellüflü yorumları ihtiva etse de Tantavî Cevherî'nin (v. 1940) "el-Cevâhir fi Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerim" adlı tefsiri okunabilse çok faydalı olabileceğini zannediyorum.

Fetullah GÜLEN Hocamızdan
Logged

قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
"Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz."

DADAŞ2554
Çalışkan Üye
*

Rep Puan: 13
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 465


اللَّهAllah'a güven, vekil olarak Allah yeter.33/3


« Yanıtla #8 : Aralık 06, 2007, 21:01:35 ÖS »

SÜNNETE BAĞLILIK
Sevgili Peygamberimizin yaklaşık 23 senelik peygamberlik hayatı boyunca, söylemiş olduğu her söz, yapmış olduğu her iş, emrettiği, yasakladığı, onayladığı veya reddettiği her şey, ayrıca hayatı, ahlâkı ve şemâili ile ilgili olarak nakledilen bilgilerin tümü hadis veya sünnet olarak isimlendirilmektedir. İlmî kaynaklarda aynı anlamı karşılamak üzere birbirinin yerinde kullanılan hadis ve sünnet, dinimizin Kur’ân-ı Kerîm’den sonraki ikinci temel kaynağıdır ve bütün müslümanlar için bağlayıcı bir hüküm ifade eder. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de “Peygamber size ne getirirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun” [1] buyururken aynı zamanda sünnetin dindeki yerine vurgu yapmaktadır. Peygambere itaatin Allah’a itaat gibi olduğunu [3], Allah Resûlünün müminler için her yönüyle güzel bir örnek olduğunu belirten [4] âyetlerde de sünnetin önemine işaret edilmiştir.
Hz. Peygamber, Kur’an’la beraber sünneti göz önünde bulundurarak yaşanan hayatın insanı hidayete ve saadete götüreceğini, sünnetten uzaklaşarak veya onu terk ederek yaşanan hayatın sonunun da sapkınlık ve hüsran olacağını belirtmektedir. Vefatından kısa bir süre önce söylendiği anlaşılan bir hadisinde Efendimiz şöyle buyururlar: “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı bir şekilde sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız. Bunlardan biri Allah’ın Kitab’ı, diğeri de Resûlünün sünnetidir” [5]. Allah Resûlünün bizlere bir emaneti ve mirası olan sünneti yaşamak ve yaşatmak dinin ayakta kalmasına, sünneti red veya terk etmek ise dinî anlayış ve yaşayışımızın bozulmasına sebep olur. Efendimiz bu hususa değindiği bir hadisinde de şöyle buyurmaktadır: “Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de sünnetlerin birer birer terkiyle ortadan kalkar” [6].
Sünnet, Allah’ın son Kitab’ı olan Kur’ân-ı Kerîm’in açıklayıcısı olması bakımından dinimizde önemli bir yere sahiptir. Nitekim Kur’an’da emredilen ve İslâm’ın şartı sayılan namazın nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, zekatın nelerden ne kadar verileceği ve haccın ne şekilde yapılacağı ile ilgili bilgiler hep hadislerden öğrenilmektedir. İman konularının ayrıntılarına ait bilgilerin kaynağı da hadislerdir. Bunun dışında, Kur’an’da esasları verilip ayrıntıları zikredilmeyen, ancak Hz. Peygamber’in günlük hayatında tatbik ettiği ve müslümanlar için uyulması gerekli olan birçok ahlâkî prensip de sünnete dayanır. Bu hususlar bize, sünnet olmadan Kur’an’ın birçok âyetini anlamanın ve İslâm’ı doğru bir şekilde yaşamanın mümkün olamayacağını göstermektedir.
Hz. Peygamber’in hayat biçimi olan sünnete saygı göstermek, onu korumak ve hayatımızı ona göre düzenlemek dinî bir görevdir. Sünnete dayanan davranışlarımız bizi Peygamber Efendimize yaklaştırır, ona benzememize ve onun sevgisini kazanmamıza vesile olur. Kıyamet gününde şefaatine nâil olmamıza ve onun “ümmetimdir” diyerek bize sahip çıkmasına sebep teşkil eder. Bu bakımdan sünneti hafife almamalı, günlük hayatımızda elden geldiğince Efendimizin davranışlarını örnek alarak yaşamaya çalışmalıyız.
Sünnetsi dışarıda bırakan, Kur’an bize yeter diyen bir İslâm anlayışı yanlıştır. Bakın Peygamberimiz bu düşüncede olanları nasıl uyarıyor: “Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, ‘biz onu bunu bilmeyiz, Allah’ın Kitab’ında ne bulursak ona uyarız, o kadar’ derken bulmayayım” [7].
Sözümüm Peygamber Efendimizin konuyla ilgili çok önemli ifadeleriyle bitiriyorum. Buyuruyorlar ki: “Kim benim sünnetimden (yaşam tarzından) yüz çevirirse benden değildir” [8]. “Benim sünnetimi (sevip) yaşatan beni de sevmiş olur. Beni seven ise cennette benimle beraber olacaktır” [2].
[1] Haşr, 59/7.
[/color]
[2] Tirmizî, “İlim”, 16.
[3] Nisâ, 4/80.
[4] Ahzâb, 33/21.
[5] Muvatta, “Kader”, 3.
[6] Dârimî, “Mukaddime”, 16.
[7] Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 5; Tirmizî, “İlim”, 10.
[8] Buhârî, “Nikâh”, 1.
Dr. Mehmet EFENDİOĞLU
Üsküdar Vaizi[/color
]
cumanız mubarek olsun
Logged

قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
"Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz."

DADAŞ2554
Çalışkan Üye
*

Rep Puan: 13
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 465


اللَّهAllah'a güven, vekil olarak Allah yeter.33/3


« Yanıtla #9 : Ocak 04, 2008, 08:23:31 ÖÖ »

Nazarlarınızı haramdan koruyun 
 
 
"Sedd-i zerâî", fenalıklara ve günahlara götüren yolları tıkama, harama sebep olabilecek fiillerden kaçınma demektir. Mesela, zina büyük bir günahtır. Harama nazar bu günaha götüren bir sebep olduğu için o da günahtır ve yasaklanmıştır. 
Bunun için, Kur'an-ı Kerim, "Zina etmeyin", "Yetim malı yemeyin" emrini ifade ederken "Zinaya yaklaşmayın", "Yetim malına yaklaşmayın" şeklinde seslenmekte ve neticede günaha götürebilecek atmosferden uzak durmayı emretmektedir.

Evet, göz görür, kulak dinler, dil telaffuz eder; görülen, duyulan ve söylenen şeyler zihinde kurgulanır; tahayyül tasavvura dönüşür, o da gidip taakkulle belli bir kalıba dökülür, bir kılıfa girer.. ve sonra bu vetire insanın iradî davranışlarına tesir eder; el tutar, ayak gider... Dolayısıyla, daha tahayyül durağında iken günahın önü kesilmeli; onun tasavvura ve sonrasına ulaşmasına mani olunmalıdır. Mesela; harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir. Biraz gayret etseniz bakmamaya katlanabilirsiniz. Gözünüze ilişen çirkin bir manzaradan sıyrılma, iradenizin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir; gözünüzü kapamaya irade gücünüz yeter. Fakat, nazarlarınızı haramdan çevirmez, kendinizi o işe salar ve bir "bakma tiryakisi" olursanız artık geriye dönme ihtimaliniz azalır. Hele bir de gözünüzden zihninize akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürseniz sahilden ayrılmış sayılırsınız. Ondan sonra geriye dönmek çok daha büyük cehd ü gayret ister. Şair bir arkadaşımın, "İsyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni" dediği gibi, Allah muhafaza, o günah deryası, dalgaları arasında sizi evirir çevirir ve kıyıya çıkmanıza izin vermez.

Tam günah eşiğinde ve uçurumun kenarında iken geri dönebilen ve büyük bir felaketten kurtulan yiğitler de yok değildir. Mahşerin dehşet verici tehlikelerinden Allah'ın gölgesine sığınarak korunacak olan yedi grup insan anlatılırken, böyle bir iffet kahramanına da işaret edilmektedir. Zira namus ve haysiyetini muhafazada fevkalâde hassas ve şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı o babayiğit, güzellik ve servet sahibi bir kadının günaha davetini "Ben Allah'tan korkarım" çığlığıyla reddedebilmiş ve irade ile aşılamaz gibi görünen bir akabeyi aşabilmiştir. Evet, iffetli bir insanın ortaya koyduğu böyle bir kahramanlık herkese müyesser olmaz. Bu haller, çok istisnaî olan irade zaferleridir. O türlü durumlarda devrilmeme her insanın ulaşabileceği bir başarı değildir. Pek çokları o kaygan zeminlerde ayakta kalamaz ve yıkılır. Dolayısıyla, daha o noktaya kadar götürmeden meselenin önünü almak gerekir.
 
Fetullah GÜLEN Hocamızdan
Logged

قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
"Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz."

hamza
Süper Moderator
*

Rep Puan: 51
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 4865



« Yanıtla #10 : Ocak 11, 2008, 14:09:46 ÖS »

Cumayı  cuma   yapana  hamd  ederız
Logged

Göz yaşarır  gönul hüzunlenir.

DADAŞ2554
Çalışkan Üye
*

Rep Puan: 13
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 465


اللَّهAllah'a güven, vekil olarak Allah yeter.33/3


« Yanıtla #11 : Ocak 18, 2008, 08:29:32 ÖÖ »

  Övülmeyi sevmek ve istemek kalbî bir hastalıktır   
 

İnsanın gönül dünyasını yavaş yavaş harap eden, manevi melekelerini birer birer öldüren hastalıklardan biri de övülmeyi sevmek ve her fırsatta methedilmeyi istemektir. 
 
 
 
Hep üstün sıfatlarla anılmak, medh ü senâlarla yâd edilmek ve sürekli iyilikler, meziyetler ve başarılarla nazara verilmek arzusu, tedavisi zor bir kalb marazıdır. Müminler arasında da hakkında methiyeler yazılmasını ve övgüler sıralanmasını dileyen insanlar olabilir; fakat, kibir, gurur ve bencillikten kaynaklanan methedilme isteği daha çok müşriklerde ve münafıklarda görülen bir ruh hastalığıdır.

İmanın tadını alamamış kimseler, sadece yaptıklarıyla ve sahip oldukları bir kısım vasıflarla değil, yapmadıkları işlerle ve hiçbir katkıda bulunmadıkları başarılarla da övülmeyi, hiç layık olmadıkları güzel sıfatlarla da vasfedilmeyi arzularlar. Nitekim, Kur'an-ı Kerim böylelerini bekleyen acı sonu hatırlatma sadedinde -meâlen- şöyle buyurmuştur: "Zannetme ki, yaptıklarından ötürü sevinip şımaran, yapmadıkları işlerden dolayı da övülmek isteyen kimseler -evet, sanma ki onlar- azaptan yakayı kurtaracaklar! Onlara hem de can yakıcı bir azap vardır." (Âl-i İmran, 3/188)

Tefsircilere göre, bu ayet-i kerimeyle o zamanki Ehl-i kitap bilginleri ve münafıklar kastedilmektedir. Zira, bu ayetin sebeb-i nüzulüyle alakalı olarak şu iki hadise rivayet edilmektedir:

Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir defasında Ehl-i Kitab'ın önde gelenlerine kendi dinleriyle alakalı bir hususu sormuştu. Onlar, hakikatin bilinmesini kendi aleyhlerinde saydıklarından gerçeği gizleyip yalan yanlış bazı şeyler söylemişlerdi. Yaptıkları bu iş çok hoşlarına gitmişti; üstelik verdikleri bu yanlış bilgiden ötürü bir de teşekkür beklemişlerdi. Söz konusu beyan-ı ilahî işte o sözde alimlerin içyüzlerini ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan, Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) cihada çıktığında bazı münafıklar değişik bahanelerle Müslümanlardan ayrılır ve geride kalırlardı. Şayet Müslümanlar yenilecek olurlarsa, onlar savaşa katılmadıkları için çok sevinir, insanlar arasında kibirle, gururla dolaşır ve akıllılık, ileri görüşlülük taslarlardı. Eğer, müminler galip gelip ganimetler elde ederek dönerlerse, o zaman da geride durarak orada yapılması gereken işleri üzerine aldıklarını, ayrı kalmış olsalar bile kalblerinin hep cihad meydanında, arkadaşlarının yanında bulunduğunu ve dualarıyla onları desteklediklerini iddia edip zaferden kendilerine de pay çıkarır ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi, takdir edilmeyi, mükafat görmeyi beklerlerdi. İşte, ayet-i kerime yaptıklarından ötürü sevinip şımaran ve yapmadıkları işlerden dolayı bile övülmekten hoşlanan bu münafıkları açığa vurmaktadır.

En tipik narsistler

Bu açıdan denebilir ki; üzerinde durduğumuz ayet-i kerime, hem insanlara emrettiklerini kendisi uygulamadığı ve dine-diyanete özde bağlı olmadığı halde çok dindar, çok hâlis ve çok müttaki görünen, bu görüntüsünden ve yalan-yanlış bilgilerinden dolayı da takdir edilip övülmeyi bekleyen ehl-i kitap bilginlerini, hem akide ve düşüncelerinde inkârcı olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergileyen, her zaman duruma göre hareket edip sürekli ikiyüzlü davranan ve her zeminde ayrı bir hal ortaya koyarak hüsn-ü kabul ve kâr payı arayan riyakâr ve münafıkları, hem de iman kalbinde oturaklaşmadığından Cenâb-ı Allah'ın takdirini ve ahiret semerelerini yeterli bulmayan, insanların övgülerini ve dünyevî lezzetleri de arzulayan bazı Müslümanları tehdit etmektedir. Evet, bu âyet, müşrikler ve münafıklar sebebiyle inmiş olsa da, başkaları tarafından methedilmeyi bir fazilet sayan, bu küfür ve nifak sıfatından uzak duramayan ve gurur, kibir, ucub gibi öldürücü virüslerden kurtulamayan Müslümanlarla da alâkalıdır.

Haddizatında, yapıp ettikleriyle gururlanıp şımaran, yapmadıklarını bile yapmış gibi gösterip övünen ve onlarla övülmekten hoşlanan kimselerdeki ruh sefaletinin sebepleri hep aynı hususlardır. Onlar, dinin esaslarından habersiz, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde, şöhretperestliğe müptela ve bohemce yaşamaya meyilli kimselerdir. Bu zelil insanların çoğu, üstün sıfatlarla yaratılmış olduklarına inanır, kendilerini farklı görüp gösterir ve çevrelerine birer misyon adamı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Pöhpöhe açık ve alkışa teşne bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaşlarının iddiaları da eklenince ortaya en tipik narsistler çıkar.

Peygamberâne tevazu

Oysa, hakiki müminin en belirgin özelliği tevazu ve mahviyettir. İnanan bir insan Hak karşısında gerçek yerinin şuurundadır ve kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul eder. O, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmez; hatta ilahî inâyetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa halkın en şerlisi derekesine düşeceğinden korkar. Dolayısıyla da, methedilmekten hiç hoşlanmaz, övülmekten memnun olmaz. Birisi ona ithafen Firdevsî'nin destanı gibi bir destan yazsa ya da okusa, onu bile duymazlıktan gelir veya hiç üzerine almaz. Benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma çabası gösterir. Hele lehte de olsa mübalağalı sözleri hiç sevmez; onları büyük birer iddia ve zımnî yalan kabul eder.

Takdir, tebcil ve övgüler karşısında mümince tavır mahviyettir; "Allah'ım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur; bunları benim için gurur ve kibir sebebi kılma ve beni nefsimle baş başa bırakıp ayağımı kaydırma!" diyerek hemen bütün medh ü senâların asıl sahibi Mevlâ-yı Müteal'e sığınmaktır. Evet, takdir beklememek ve övülmeyi hiç istememek bir seviye meselesidir; bazı müminler de yer yer ve zaman zaman yaptıkları ameller ile başkalarının takdirlerini bekleyebilirler. Ne var ki, medh ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün müminler için bir vazifedir. Aksi halde, insan nefsine uyar ve kendini şımarıklığa, gaflete salarsa, tebrik ve takdirler onun ayağını kaydırabilir.


ÖZETLE

1- Hep üstün sıfatlarla anılmak, medh ü senâlarla yâd edilmek ve sürekli iyilikler, meziyetler ve başarılarla nazara verilmek arzusu tedavisi zor bir kalb hastalığıdır.

2- Hakiki mümin tevazu ve mahviyet sahibidir. İnanan bir insan Hak karşısında gerçek yerinin şuurundadır ve kendini insanlardan bir insan kabul eder.

3- Medh ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün müminler için bir vazifedir. Aksi halde ayaklar kayabilir.

 

 Fetullah GÜLEN Hocamızdan
Logged

قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
"Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz."

DADAŞ2554
Çalışkan Üye
*

Rep Puan: 13
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 465


اللَّهAllah'a güven, vekil olarak Allah yeter.33/3


« Yanıtla #12 : Ocak 25, 2008, 05:09:47 ÖÖ »

"www.sezginlercami.com
DİNDAR VE TOPRAK
  “Sana dindar olani tavsiye ederim. Elleri toprak olasi”



Peygamberimiz sav evlenmek isteyen gençlere yaptigi tavsiyesinde, “Kadin dört sey için nikahlanir; mali, soyu, güzelligi ve dini için buyurduktan sonra, dindar olanini tavsiye etmistir.



Son cümlesi ise,”teribet yedâke”dir Bu cümlenin manasi nedir derseniz. Cevabi Ragib el isfahaninin müfredatina bakalim. “Sakin dindar olanini kaçirma yoksa umdugunu bulamaz farkinda olmadan yoksulluga sürüklenirsin demek istemistir”.



Teribe fakirlesti, sanki topraga yapisti demektir. “Hiçbir seyi olmayan yoksulu,(Beled 16);Yani. Fakirliginden topraga yapismis bir tarafi olan kisi demektir.



Kadin ve toprak benzetmesini Kur’an da söyle de görmek mümkündür. “Kadinlariniz sizin ekin tarlanizdir” (Bakara, ) Topraga isim olarak da “toprak ana” dendigini bilmeyenimiz yoktur. Bu sebeptendir ki, ana yurt ve ana vatan kelimeleri kullanilir olmustur. Dilimizi anlatirken de ana dil denir. Kurân da Mekke’nin diger adi ise sehirlerin anasidir.



Toprak hem zenginlige, hem de fakirlige misal olmustur. Bu hadis de topragin verimsiz olani misal gösterilmistir. Din yagmur gibidir. Yagmur, yagdigi topraga göre sonuç verir. Hadis de bildirildigi üzere, kimi faydalanir ve fayda verir, kimi faydalanmaz ve fayda verir, kimi ise ne fayda verir ne de faydalandirir.



Verimsiz topraktan kaçinmalidir zira emek bosa gider. Verimli toprak ise daima kazanç saglar. Din odur ki kisiye daima kazanç saglasin. Degilse yagan yagmurdan istifade edemeyen toprak misali, dinin den istifade edemeyen kadin da faydasizdir.



Dinin olmadigi mal, soy ve güzellik ahiret bakimindan verimsiz bir toprak hükmündedir. “Dünya ahiretin tarlasidir” hükmünce, gerçek kazanç aileyle baslar. Aile ise kadin topraginda yetisir. Kadinin dindarini seç buyrulan hadis, erkeginin de dindar olmasini zimnen söylemekte ve isaret etmektedir. Toprak harici ve dahili sebeplerle nebatat verdigine göre, kadin ve erkek de ayni konumdadir.



Zengin, soyu ve yakisikliligi için evlenilen erkek de manen yoksulluk sebebidir. Müminlerin kazanci ahirette sevaba dönüsmüyorsa o kazanç hakikatte fakirlik sebebidir, ahiret nazarinda.



Ahiret zenginligi ve varliginin kazanci ise, dinin degerini bilen bay ve bayanla kazanilir. Bu sebepledir ki varlikli sanilan, nice iman fakiri bay ve bayanlar vardir. Dindar hayat ve yasam modeli ise, yoksullugun en büyük panzehiridir.



Mal, soy ve güzellik geçici degerlerdir, din ise var olan her nimete ruh ve can kazandirir. Insan bedeni için saglik ne ise, mutluluk için din daha da önemli bir degerdir. Din oldu mu mal, soy ve güzellik eksilip kaybolsa da insan degerinden hiçbir sey kaybetmez. Zira hayata deger veren ne mal, ne soy, ne de güzelliktir. Belki geçici olarak fayda saglayabilirler. Dinin olmadigi yerde sayilanlarin hepsi yok olmaya ve bereketsiz kalmaya mahkumdurlar.



Verimsiz hayatin ana sebebi, din duygusunu yitirmis ese talip olmaktir. O es ki bizim tüm gayret ve çapamizi bosa çikarir. Uhrevi hayallerimizi yok eder ve engel olur. Ellerimiz bos kalir ki, iki el bir anlamda eslerin her birerine isaret etmektedir. Bir vücuttaki iki el birbirine yardim etmezse ikisi de mutsuz ve bereketsiz kalir.



Ellerini kaybeden insan hayata tutunamaz. Iki insan iki el gibidir ki, ikisi beraber dört elle hayata sarilabilirler. Böylece hem dünya, hem de ahiret hayatini kazanabilirler.



Elleri dine sarilanlarin üzerinde, unutmayin ki Allah’in eli vardir. Resulullahin sav tavsiyesine biat edenler gerçekte Allah’a biat etmis yani sözlesmis olurlar. O’na biat edenler en büyük mükafata kavusurken, biatini bozanlar ise kendi aleyhlerine hüküm vermis olurlar.

Mustafa AYDIN
Sezginler Cami-i İmam Hatibi
 
                                       Cumanız Mübarek Olsun
Logged

قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
"Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz."

muamma_25
Süper Moderator
*

Rep Puan: 81
Online Online

Mesaj Sayısı: 2469


TeZ gEL yArİm...


« Yanıtla #13 : Ocak 25, 2008, 10:49:08 ÖÖ »

Bu yol öyle bir yol ki;bu yolda engellerle karşılaşınca geri dönmek yok! "Yahu bu iş olmuyor!" demek yok! Şahsi zevklerimizi düşünmeye vakit yok! YOL O' nun YOLU OLUNCA yolcuların hali de O' na benzemeli! O' na layık bir "GÜL" olabilmek için GÜLLERİN EFENDİSİ' nin gül bahçesinde yeni güller yetiştirmek gerekir. Ve sakın unutma: GÜL BİTİREBİLMEK İÇİN TOPRAK OLMAK LAZIMDIR! Yüzü yerde olanların son durağı da Cennetülfirdevstir.
Rabbim cümlemize nasip etsin...
HAYIRLI CUMALAR!
Logged



Kıyamet var!
Var kıyâm et!...

DADAŞ2554
Çalışkan Üye
*

Rep Puan: 13
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 465


اللَّهAllah'a güven, vekil olarak Allah yeter.33/3


« Yanıtla #14 : Şubat 01, 2008, 08:34:45 ÖÖ »

İbadeti düzenli olanın hayatında ahenk vardır 
 
 
Nizâm ruhunun inkişaf etmesi için insanın neşet ettiği çevre çok önemlidir; çünkü her insan kendi yetiştiği kültür ortamının çocuğudur. 
 
 
 
Bazen bir insanın ruh yapısı itibarıyla düzene açık bulunması, onun bir nizâm insanı olması için kâfî gelmeyebilir. Onun az da olsa bir terbiyeden geçmesi, mahiyetinde mündemiç bulunan o mevzuyla alakalı sistemlerin inkişaf etmesi, yani tabiatındaki icmâlin bir tafsîl görmesi gerekir. Diğer bir ifadeyle, bir insanın özünde düzen duygusu olsa da, o duygunun hal, tavır ve hareketlere yansıması bir düzen ortamında büyümesine, görgülü bir aile veya aileler topluluğu içinde, düzenli bir pederşâhî veya cedşâhî yuvada neş'et etmesine bağlıdır. Bir insanın, çocukluktan itibaren düzenli bir hayata alıştırılması, gelecekte yükleneceği vazifeleri eksiksiz olarak yerine getirmesi bakımından çok mühimdir. Ailenin, yeme-içme ve yatıp-kalkma hususlarında, tatbîk ettiği ve uya geldiği bir düzeni varsa ve insan, büyüklerinde bir nizâm ve intizam görüyorsa, onun hayatı da, evde ve evin dışında fevkalade âhenkli olarak sürer gider. Yoksa büyük bir ihtimalle o, evden aldığı bu ahenksizliği toplum içinde de uğradığı her yere götürür ve hep bir huzursuzluk kaynağı olur. Belli bir yaşta, nizam ve intizâm şuuruna ulaştırılamamış nesiller; ne kadar kabiliyetli olurlarsa olsunlar, bütün hayatları boyunca, tek-elli, tek-ayaklı gibi yaşarlar. Çok defa bu ahenksizlik, onların rûh ve kalbine de işleyerek, zevk-i ruhaniyi kaybetmelerine de sebebiyet verir.

Ayrıca, bir insan bir takvime göre yaşamaya alışmış ve kendini programlı bir hayata alıştırmışsa, o insan bulunduğu yerin tertip ve düzeni hususunda da hassas davranır. Mesela, her gün namaz kılan ve ibadetlerini hiç aksatmayan insanın bir ibadet düzeni var demektir. Bu düzenin mutlaka hayatın diğer alanlarında da tezahürleri olacaktır. Cenâb-ı Hak'la münasebetlerini kavî tutan, evrâd ü ezkârını hiç aksatmayan, duaya ayırdığı vaktine sadık kalıp her gün bir müddet Cenâb-ı Hakk'a münacatla ömrünü bereketlendiren, gece ve gündüzünü belli kurallara bağlı geçiren ve kalbî-ruhî hayatını böyle bir nizâma göre programlayan insanın sair zamanlarda düzensiz ve rast gele yaşaması düşünülemez. Kalb ve ruh hayatı adına düzenli bir insanın, dışa vuran zahiri yanları itibarıyla kendine ters hareket etmesi ve dağınıklığa düşmesi söz konusu olamaz. O insan, ibadet ü taatinde her şeyi yerli yerine koyduğu gibi, maddi dünyasındaki eşyayı da kendi yerlerine koyar ve tertip, düzen ve ahenk içinde yaşamakta hiçbir zorluk çekmez.

Keşke birisi masamı silse!

Kalb ve ruh dünyası adına bir düzene ulaşamamış insanın -büyük çoğunluk itibarıyla- maddi dünyada nizâm ve intizama alışması da çok zordur. Böyle bir insan hep bekler ki, çevresindeki düzeni başkaları sağlasın... halâyıkları olsun onun, kapı kulları ve hizmetçileri etrafında dört dönsün... masasını bir başkası silsin, odasını biri gelip temizlesin... hatta evindeki kap kaçağı bile başka insanlar yıkayıp dizsin. Sürekli başkasının iş yapmasını bekleyen bu tembel ruh, kendi ellerini hiçbir şeye dokundurmak ve hiçbir işin ucundan tutmak istemez. Çoğu zaman bu hal ve hareketlerinin arkasında büyük bir gurur ve kibir vardır. Kendini çok daha önemli ve fevkalâde işlerin adamı olarak görür. Mesela; fihrist okuyup kitap telif etme konumunda muallâ, müzekkâ ve müberrâ bir insan olduğunu düşünür; diğer işleri ayak takımı kimselerin yapması gerektiğine inanır ve içine düştüğü ukalâlık sebebiyle, o türlü şeylere tenezzül etmeyen bir mütekebbir gibi davranır. Dolayısıyla, onda düzen duygusu inkişaf etmez, nizâm kabiliyeti gelişip hal ve hareketlerine yansımaz. Neticede o, yatar kalkar bir hizmetçi arar; yatağından doğrulduğu an "Ah keşke bir insan olsa da, şu yatağı-döşeği düzeltse, şu çarşafı-yorganı katlasa!" düşüncesiyle dolar. Bağışlayın, işte bu türlü insanların haline denebilecek bir şey varsa, o da "miskinlik" olsa gerektir.

Oysa, bütün mübarek uzuvlarıyla uhrevî âlemlere açık olan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ellerini suya daldırıp evinin kabını-kaçağını yıkamaktan geri durmuyor, ev işleriyle de meşgul oluyordu. Hazreti Aişe validemizin ifadesiyle, "Allah Resûlü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu." O, bir taraftan savaşa katılıyor ya da tebliğ vazifesinin gereklerini yerine getiriyor; diğer yandan da, çocukların terbiyesi ile meşgul oluyor ve ev işlerinde ezvâc-ı tâhirâta yardım ediyordu. Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. Keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Resûlü bu işleri yapmıştı. Zira O, bir fıtrat insanıydı ve O'nun bu hareketi asla zillet de değildi.

Evet, insanın amel ve davranışlarıyla iç hayatı arasında birbirini destekleyici ve düzenleyici bir münasebet vardır. Davranışlarıyla ruhun emrinde olan talihliler, hep Yaradan'ın hoşnutluğuna, insanlık ve fazilete doğru yol alırlar; onların pusulaları daima aynı mihraba işaret eder, hareket ibreleri de hep aynı rotayı gösterir. Onlar, en ince teferruatına kadar, fevkalâde bir titizlikle bütün mükellefiyetlerini yerine getirirler; iç âlemleri itibarıyla durmadan bir buhurdanlık gibi tütmekle beraber, dış dünyalarında da nizâm ve âhenkle yaşarlar.

ÖZETLE

1- Nizam ve intizâm şuuruna ulaştırılamamış insanlar; ne kadar kabiliyetli olurlarsa olsunlar, bütün hayatları boyunca, tek-elli, tek-ayaklı gibi yaşarlar.

2- İbadet ü taatinde her şeyi yerli yerine koyan insan, maddî dünyasındaki eşyayı da kendi yerlerine koyar ve düzenli yaşamak konusunda hiçbir zorluk çekmez.

3- İbadet hayatı adına bir düzene ulaşamamış insan bekler ki, çevresindeki düzeni başkaları sağlasın, masasını bir başkası silsin, odasını biri gelip temizlesin...

 
 
Fetullah GÜLEN Hocamızdan

  cumanız mubarek olsun
Logged

قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
"Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz."

Sayfa: [1] 2   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: