|
|
 |
« Yanıtla #1 : Mayıs 23, 2008, 21:48:30 ÖS » |
|
A) Hanefi Mezhebinde Durum Müslüman Türk Devletlerinin resmî mezhep olarak kabul ettiği Hanefi mezhebine göre, konu ile ilgili hükümler şunlardır: Çalışma süresi içinde işçi ve memurun (ecîr-i hassın), sadece işvereni için çalışması ve başka bir şeyle meşgul olmaması gerekir. Bunun bazı istisnaları mevcuttur: Birincisi; farz namazlardır. İşveren, işçisinin farz namazlarını kılmasına mani olamaz. Namazları kılmayı işden kaytarmaya vesile yapmamak şartıyla, her müslüman işçi farz namazını kılabilir. Farz namazların vakti, çalışma süresinin istisnâsını teşkil eder. Hatta namaz kılmamak ve namaz süresini de çalışarak geçirmek şartıyla yapılan icare akdinin sahih, ancak söz konusu şartın geçersiz olduğu açıkça belirtilmiştir. Mecelle'nin benzeri bir çalışma olan Kadri Paşa'nın Mürşid'ül-Hayran isimli İslam Eşya ve Borçlar Hukuku Kodu da aynı hükmü kanunlaştırmıştır[12]. Farz orucun da namaz hükmünde olduğu burada belirtilmelidir: İşveren, işçi veya memurunun farz orucuna ve namazına mani olamaz. Cemaatle kılma meselesini biraz sonra göreceğiz. İkincisi; farz olmayan namazlardır. Bunlar da iki kısımdır.
Birincisi, farz namazlara bağlı olarak kılınan sünnet namazlardır. Bunlara râtibe de denir. Bir kısım Hanefi hukukçuları, işçi ve memurun bunları da kılabileceğini belirtmektedirler. Ancak Kadri Paşa, bu görüşü tercih etmemiştir. İkincisi ise, nâfile namazlardır. Bütün Hanefi hukukçuları, işçi ve memurun, çalışma süresi içinde nâfile namaz kılamayacağını ittifakla , belirtmektedirler[13]. Bu arada farz namazların cemaatle kılınması ve camiye gidilmesi meselesi de tetkik edilmelidir. Hanefi fıkıh kitaplarında bu konu açıkça tetkik edilmemiştir. Buna sebep, herhalde cemaate gitmenin, işverenin iznine bağlı olmasındandır. Zira tercih edilen görüşe göre, cemaatle namaz kılmak müekked sünnettir. Rüzgar, şiddetli karanlık, yağmur, zâlim korkusu, alacaklının kötü niyeti, fıkıh mütalaası ve benzeri şeyler cemaate mani olabildiğine ve cemaatle namaz kılmamak için haklı sebepler olarak kabul edildiklerine göre, icare akdi de mani olacaktır[14]. Bu konuda geniş hükümler serd eden Şafii hukukçuları, açıkça şunu beyan etmekte ve cemaatle namazın işçiye vâcib olmamasının gerekçesini şöyle açıklamaktadırlar: İşverenin, işçisine cemaatle namaz kılmak ve camiye gitmek üzere imkân tanıması şart değildir. Özellikle imamın uzattığı namazlarda bu söz konusudur. Cemaatle namaz kılma ve camiye gitme, tekrarlanan ve tebeî olan bir sıfattır. İşverenin hakkı gözetilerek, namaza ayrılan zamanın uzatılmaması gerekir. Bu sebeple, namazı tek başına kılmak üzere müsaâde edilmesi yeterlidir. Bunun tek istisnası cuma namazıdır. Zira cuma namazı haftada bir defadır[15].
Üçüncüsü; cuma namazıdır. Bu konu günümüzde de önemini devam ettirmektedir. İşverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyup koyamayacağı hakkında Hanefi hukukçuları iki ayrı görüş nakletmektedirler; Birincisi, İmam Ebu Hafs'ın görüşüdür ve işverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyabileceği şeklindedir. Bu görüş, caminin uzak olması halinde haklı görülebilir. Fetvaya esas alınmamıştır. İkincisi ise, Ebu Ali Dekkak'ın görüşüdür ve işverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyamayacağı tarzındadır. Ancak geçen zamanın ücretini kesebilmesi için belli bir ölçü de konulmuştur. Eğer cami şehir içinde ve yakın ise, işveren işçinin cuma namazına gittiği zamanki ücretini kesemez. Eğer cami şehir dışında ve uzak ise, işçinin namaza gittiği süre için işveren ücretini kesebilir. ancak uzaklık ve yakınlık ölçüsü nedir? Bunu da gayet güzel bir kritere bağlamışlardır. Eğer işçinin cuma namazına gidip gelmesi, bir günün (gündüz anlamında) dörtte biri veya daha fazla bir zaman alıyorsa, ücreti kesilebilir. Eğer dörtte birinden az bir zaman alıyorsa, ücret indirimine gidilemez. Bu önemli bir ölçüdür ve fetvaya da bu görüş esas alınmıştır. Hanefi mezhebi ile ilgili hukuk metinleri, bu görüşü tercih etmişlerdir.[16] Elmalı Hamdi Yazır'ın "işveren, işçisini cumadan alıkoyabilir. Eğer kasaba ise men' etmemelidir. Ancak cami uzaksa gidip gelmesi kadar ücreti sâkıt olur. Yakın ise tenzil etmemelidir" şeklindeki beyanı, bu tafsilata göre açıklanmalıdır.
Cuma namazı ile ilgili olarak şu hususu da belirtmeliyiz: İşverenin cumaya engel olamayacağını kabul eden görüş tercih edilse bile, bütün işçiler ve memurlar cumaya gidebilme hususunda serbest değillerdir. İşçi ve memurların da istisnaları vardır. Bu istisna nedir? Kur'an bu istisnaya "Alış-verişi terk ediniz" buyurarak işaret etmiştir. O halde karakol ve diğer güvenlik hizmetleri gibi kamu nizamı için zaruri olan hususların korunmasını da açıkça emretmektedir. Bunu Şafii hukukçuları daha da açarak "işçinin namaza gidip gelmesi sebebiyle yapılan işin tamamen fesada uğrayacağından korkulmadığı takdirde" şeklinde meselenin kapsamını genişletmişlerdir. Güvenlik hizmetleri, sağlık hizmetleri ve önemli gıda maddeleri ile ilgili hizmetlerde çalışan işçiler, söz konusu sakınca kesin olarak mevcutsa, cumaya gidemeyeceklerdir[17]. Konuya tekrar döneceğiz. Şimdi de diğer mezheplerin görüşlerini ve özellikle de Şafiî mezhebinin görüşünü özetleyelim. B) Diğer Mezheplerin Görüşleri Ve Osmanlı Tatbikatı
Netice İşçinin ibâdet hakkı konusunda ayrıntılı hükümler serd eden Şafiî hukukçularının görüşlerini tafsilatlı olârak, diğerlerini ise özetleyerek verelim : Şafiî hukukçular, icare akdinin süresi konusunu incelerken bu konuya da değinmekte ve meseleyi şöyle tahlil etmektedirler: Farz namazların edası için geçen zaman, iş süresinden istisna edilmiştir. Yani farz namazları, işçi, ya işyerinde edâ eder veya aynı süre içinde yetiştirebilecek kadar yakın ise, camiye gider. Aynı süre içinde yetiştiremiyecek kadar uzak ise, işyerinde kılması gerekir. Farz namazlarını eda etmenin içine, abdest alma, tuvalete gitme ve farzlardan önce yahut sonra kılınan sünnet namazların edası dahildir. Bütün bunlar, ihtiyaç duyulan zamanın en asgarisinde yapılmaya gayret edilmelidir. Çalışma hali, cemaatle namazın terki için de meşru bir özür olarak kabul edilmektedir. Ancak işyerinde namaz kılmak ile camide cemaatle kılmak aynı zamanı alıyorsa, farz namazlar cemaatle de kılınabilir. İşçi ve memura, bir vakit namaz için bir defa namaz kılma imkânı verilir. Yani bir işçi namazını kıldıktan sonra abdestsiz olduğunun farkına varırsa, namazını iade etmek hakkına sahiptir. Ancak, bu ikinci namazda geçen süre nisbetinde ücretinden tenkis yapılır. Kısaca namaz kılmamak üzere yapılan iş akitleri bile geçerlidir, fakat söz konusu şarta itibar edilmeyecektir [18].
Cuma namazı konusunda ise, Şafi’î mezhebinde de iki görüş mevcuttur: Birincisi, “işçi ve memurun (ecîr-i hassın), cuma namazına gitmemesi için iş akdi haklı bir sebep teşkil eder ve bu durum şer`î bir özür kabul edilir" şeklindeki görüşdür. Bu hukukçular konuyu, cemaatle namaza kıyaslamışlardır. Ayrıca işyerinde namaz kılmakla camide cumayı kılmak aynı zamanı alıyorsa, mutlaka cumaya gidilmesi gerektiğini bunlar da kabul etmektedirler. İkinci görüş ise, "cumaya gidilmesi sebebiyle yapılan işin fesada ma'ruz kalmasından korkulmadıkça, cuma namazına gidilmelidir şeklindedir”. Bu hukukçular, konuyu aydınlatmak için fırın işçisini misal vermektedirler. Eğer fırın işçisi cumaya gittiği takdirde, ekmeğin tamamen telef olacağını kesin olarak biliyorsa, cumaya gidemeyecektir. Eğer telef olmayacağından emin ise, cumaya gidebilecektir. Ancak bazı hukukçular, fırın sahibinin kendisini cumaya gitmemek üzere zorlamasını, cumayı terk için meşru' özür olarak kabul etmişlerdir. İnşaat işçisi ve diğer işçiler de tıpkı fırın işçisi gibidirler. Ölçü, işin küllî bir zarara ma'ruz kalıp kalmayacağı hususundadır. Güvenlik görevlileri, sağlık hizmetleri ve benzeri riskli işlerde çalışanlar, bu konuya dikkat etmelidirler. Mescid çok yakınsa ve imamın fazla uzatmayacağı biliniyorsa, zaten cumaya gitmek için hiçbir engel söz konusu değildir. Tıpkı farz namazı kılıyor gibi cumaya da gidilebilecektir[19].
Bayram namazlarının tıpkı cuma namazı gibi olduğunu ve orucun ise, farz namazlar gibi iş akdince engellenemeyeceğini burada belirtelim. Osmanlı tatbikatına gelince; Osmanlı Devleti, İslâm Hukukunu hukuk sistemi olarak kabul eden bir İslâm devletidir. Bu sebeple yukarıda zikredilen hükümler, Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Osmanlı Devletinin gayr-ı resmî ve hatta resmî hukuk kodu olarak kabul edilen Dürer ve Mülteka metinleriyle bunların şerhlerinde,cuma namazı için sayılan meşru özürler arasında icare akdi sayılmamış ve tatbikatta zaten cuma namazına mani olunmamıştır[20]. Osmanlı hukukunun önemli simalarından olan Çivizade, kendisine sorulan bir soruya cevap olarak verdiği bir fetvada, Saray-ı Âmire'de çalışan hizmetlilerin cuma namazına gitmeleri gerektiğini ve Yeniçeri Ağası ve Özengi Ağası gibi âmirlerin cumaya gelişinin bile Cuma namazı için bazı hukukçular tarafından aranan izn-i âm manasına geldiğini ve bu sebeple Saray hizmetlilerinin cumadan alıkonulamayacağını haklı olarak belirtmektedir[21]. Diğer İslam hukukçularının görüşleri de bunlardan farklı değildir. Bu sebeple meseleyi şöyle özetleyebiliriz:
İşçi ve memur, işverenin izni olsa da olmasa da farz namazlarını işyerinde veya cami yakınsa ve süre açısından fark etmeyecekse camide cemaatle kılabilir. Farzlarla beraber kılınan sünnet namazlarını çoğunluğun görüşüne göre kılabilecektir. Diğer nafile namazları ise kılamayacaktır. Cuma namazı meselesinde, tercih edilen görüşe göre, bir günlük mesainin dörtte birini geçecek kadar zaman alacaksa, cuma namazına gidecek, ancak harcanan süre nisbetinde ücreti kesilebilecektir. Mesai zamanının dörtte birinden az ise, hem cuma namazına gidecek hem de ücretinden kesilme yapılamayacaktır. Bunun da bir istisnası vardır. O da, kamu güvenliğini teminle görevli olan işçi ve memurlar ile, cumaya gittiği takdirde yaptığı işi tamamen fesada ma'ruz kalacak işçi ve memurların cumaya gidemeyeceğidir. C) Namazların Birleştirilerek Kılınması (Cem'-i Salâteyn) Veya Kazâya Bırakılması Eski hukukumuzda işçinin ibâdet hakkını yakından ilgilendiren iki konu daha vardır: Namazların birleştirilerek kılınması veya kazâya bırakılması. Şimdi de bunlar hakkında özet bilgiler verelim:
a) Namazların Birleştirilmesi (Cem'-i Salâteyn): Müslüman bir şahsın, meşrû' özürler sebebiyle namazıyla ikindi namâzını veya akşam namazıyla yatsı namazını birleştirerek kılmasına cem'-i salâteyn denmektedir. Eğer öğle namazı vaktinde ikindi ve akşam namazı vaktinde yatsı namazı birleştirilerek kılınacak olursa, buna cem'-i takdîm; tersi vâki' ise buna da cem'-i te'hîr adı verilmektedir[22]. Acaba bu imkândan işçi de yararlanabilecek midir? Bu sorunun cevâbı için çeşitli mezheblerdeki fıkhî durumu kısaca gözden geçirelim, sonra da müslüman Türklerin genellikle resmî mezheb olarak kabul ettiği Hanefî mezhebi açısından konuyu tahlil edelim:
Mâlikî mezhebine göre, cem'-i salâteynin sebepleri, sefer yani yolculuk, hastalık (ishâl ve benzeri gibi), özellikle ayın sonlarındaki zifiri karanlık gecelerde yolun çamurlu olması ve bir de Arefe ve Müzdelife deki durum olmak üzere dört tanedir. Bunların arasında işçinin durumu söz konusu değildir. Ayrıca Mâlikîler, genellikle cem'-i takdimi câiz görmektedirler[23]. Şafiîlere göre, Sefer sebebiyle hem cem'-i takdim ve hem de cem'-i te'hîr câizdir. Cem'-i takdimin ba'zı şartları vardır. Şiddetli yağmur ise, sadece cem'-i takdim için meşrû' bir sebeb teşkil eder. Şiddetli kar ve buz da yağmur gibidir. Ancak şiddetli karanlık, korku ve hastalık gibi hâller, cem'-i salâteyn için haklı sebep teşkil etmez. Tercih edilen görüş budur. Bu arada işçinin durumu da, cem'-i salâteyn için meşr'û bir sebeb addedilmez[24]. Bu konuda en müsâmahalı davranan hukukçular, Hanbelilerdir. Bu hukukçulara göre, yolcular, namazı birleştirmediği takdirde meşakkat çekecek olan hastalar, emzikli kadınlar, sidiğini tutamayan şahıslar, her namaz için abdest almaktan veya teyemmüm etmekten âciz olan düşkünler, yer altında yaşayan yahut çalışanlarla,körler gibi vakti bilmekten âciz olanlar, kısaca canından, malından ve ırzından dolayı korku içinde bulunanlar ve de namazı birleştirerek kılmadığı takdirde, geçimine zarar gelmesinden korkanlar, öğle namazı ile ikindi namazını veya akşam ile yatsıyı, cem'-i takdim yahud cem'-i te'hîr şeklinde birleştirerek kılabileceklerdir. Hanbelilerin bu görüşünde, işlerini terk etmeleri imkânsız gibi görünen işçiler açısından büyük kolaylıklar mevcuttur. Ancak Hanbelilere göre cem'-i salâteynin ba'zı şartları vardır: Cem'-i takdim yapacak olanlar, birinci namazın iftitâh tekbirinde birleştirmeye niyet edecekler; iki namaz arasını bir farz namaz kılacak kadar gerekli olan zamandan fazla açmayacaklar, arada nâfile ve sünnet namaz kılmayacaklar; meşrû sebeb ikinci namaz bitinceye kadar devam edecektir. Cem'-i te'hir yapanlar ise, birinci namazın vaktinde birleştirmeye niyet edecekler ve meşrû sebeb ikinci namazın vakti girinceye kadar mevcut olacaktır.
Hanefi hukukçularına göre ise, hac ibâdetini yaparken Arefe'deki öğle ile ikindinin ve Müzdelife'deki akşam ile yatsının birleştirilerek kılınması dışında, cem'-i salâteyn câiz değildir. Ancak Hanefi hukukçuları, günümüzde işçi ve memurları yakından ilgilendiren önemli bir fetvâ vermişlerdir. O da, zarûret anında diğer mezheblerden birini, o mezheblerin öngördüğü şartlara uyarak taklîd etmektir. Bütün meşrû' yolları denemesine rağmen namazını kılamayacağını anlayan işçi, yukarıdaki izahlardan anlaşıldığına göre, sadece Hanbeli mezhebini taklîd ederek, öğle ile ikindiyi veya akşam ile yatsıyı birleştirerek kılabilecektir. Bu yola başvurabilmesi için başka meşrû' yolun kalmaması ve işçinin işinden olma ile karşı, karşıya bulunması şarttır. Hanbelilere göre, namazların birleştirilmesinin şartlarını da yerine getirecektir. Bu sebeble bunları kısmen ayrıntılı olarak zikrettik. Diğer mezheblere göre, zaten câiz değildir. Ba'zı Hanefi hukukçuları, zarûret hâli dışında da taklîdin câiz olduğunu zikretmişlerdir[25].
b) Şimdi de kazâ meselesini kısaca özetleyelim: Namazların vaktinde kılınamadığından kazâya bırakılmasını gerektiren hâller, çeşitli mezheblere göre, yine çeşitlilik arz etmektedir. Ancak bunları, namazların birleştirilmesi için meşrû' sebep teşkîl eden hâller olarak özetleyebiliriz. Bu genellemeye göre, Hanbeliler dışında, işçilerin işlerinden dolayı, namazı kazaya bırakmalarını câiz gören İslâm hukukçusu mevcut değildir. Hanbelilere göre de yine, namazları birleştirerek kılmakda mümkün olmadığı takdirde, namaz kazâya bırakılabilecektir[26]. Hanefi mezhebindeki hükümleri daha tafsilatlı olarak görelim: Namazın kazâya bırakılmasına meşrû' sebeb teşkil eden hâllere misâl olarak, Hanefi hukukçuları, düşman korkusu, ebe için çocuğun ölüm tehlikesi, uyku, unutma ve vakit konusundaki aldanmayı zikretmişlerdir. Maişet için çalışma, bunlar arasında yer almamaktadır. Ancak kazâya kalan namazların edâsı, ailenin geçimini te'min için çalışma ve bir kısım hukukçulara göre ihtiyâçları te'min etme amacıyla te'hîr edilebilir. O halde işçinin durumu, namazların kazâya bırakılması için değil, sadece kazâya bırakılan namazların edâsının te'hiri için meşrû' sebeb teşkil etmektedir. Diğer hukukçular da aynı kanaattedirler[27]. 3- İşçinin İstirâhat Hakkı
İşçi, her hukuk sisteminde olduğu gibi, İslam Hukukunda da dinlenme hakkına sahiptir. Ancak çalışmayı taahhüt ettiği bir süre içinde dinlenme hakkını kullanırken, başkasının hakkına da tecavüz etmeyecektir. Hz. Peygamber'in "Nefsinin sende hakkı vardır, ailenin de sende hakkı vardır" buyurması bu hakikata işârettir. Nitekim İbn-i Hacer el-Askelânî, nefsin bu hakkını yeme, içme ve dinlenme gibi haklâr diye açıklamaktadır[28]. İşçinin dinlenme ve istirahat hakkına gelince, bu hususda şunları tesbit edebildik:
İşçinin ara dinlenme hakları mevcuttur. Bunların başında namaz kılma için verilen müsaade gelmektedir. Gerçekten kasavetli, ezici, sıkıntılı ve boğucu olan dünyevî işlerden ancak namazın penceresiyle nefes alınabilir. Namaz dışındaki dinlenme ve ara vermeler ise şunlardır: Namaz için işçi abdest hazırlığı yapabilir. Yemeğini yiyebilir. Yani öğle veya bir başka öğün için belli bir süre izinli sayılır. Tuvalet ve benzeri tabıi ihtiyaçlar için de aynı şey söz konusudur. Bu sayılan işler için harcanan zamandan dolayı, ücret indirimi yapılamaz. Hattâ işi bırakmadığı ve ibadetini yerine getirmediği için günahkâr olur ve namaz saatinde namaz kılmayıp çalışsa, kendisine bu çalışmadan do layı ücret ödenmez. Burada şu konuya da açıklık getirmek lazımdır; işçi yiyeceği şeyleri satın alabilmek için belli bir zaman harcayabilir ve alışverişe çıkabilir mi? Eğer işe başlamadan önce yiyeceğini hazırlaması veya kendi adına karşılıksız olarak başkasının alışveriş yapması mümkün ise, kendisine bu müsaade verilmeyecektir. Ancak bunlar mümkün değilse, yiyeceğini kendisi alabilecektir. İş süresi içinde evinin ihtiyaçlarını te'min için alışverişe çıkması ise câiz görülmemiştir[29].
Güneşin batışından doğuşuna kadar geçen süre olarak tarif edilen gece ise, İslam hukukunda fıtrî bir dinlenme zamanıdır. Gece çalışması, tamamen tarafların rızalarına bağlıdır. Zaten Kur'an-ı Kerim'de "Geceyi dinlenmeniz için bir istirahat zamanı ve elbise olarak yaratmadık mı?" buyurulmaktadır[30]. Yine Kur'ân, gündüzü maişet yani geçim için çalışma zamanı olarak vasıflandırmaktadır. O halde eski hukukumuzda gece dinlenmesi tabıi bir hak olarak kabul edilmektedir[31].
|